Reklamcılığımın 20. yılında, Cannes Lions’ın 70. yılındaki film jürilerinden biriyim. Yoğun ve “bravo ne güzel çalışıldı” dedirten bir jüri mesaisinden sonra bu akşam Cannes yolcusuyuz… Nerden baksan insanın hoşuna gidiyor. O yüzden sadece benim hoşuma gitmekle kalmasın diye, hafta boyunca sergilerden, ödüllerden ve eventlerden bol bol paylaşım yapmayı planlıyorum. 70. yılında Cannes atmosferinden biraz ilham transferine vesile olabilirsem ne mutlu bana.
Geçen sene Granada’yı nihayet görebildim.
Yıllarca her fırsatta herkese iştahla anlatırım. Buradaki seçki çoğunlukla “Albaicin” mahallesinden… yani Arapça “”el-beyza”, yani “beyaz”. Ve evet son karedeki müzik o anda orada çalıyordu…
Antakya, “nerelisin” sorusuna cevap vermekte zorlanan benim, en derin nefes aldığım yerlerden biriydi. Bilmeyenlere nasıl övdüm, sevdiklerimi nasıl hevesle gezdirdim, henüz gitmeyenleri nasıl gaza getirdim… O yüzden, epeydir yastayım (pek başarılı olduğum bi konu değil) ama ayağa kalkıp yine gideceğiz. Sondan bir önceki videodaki rüzgar ve dostlarımız hala orada sonuçta.
“Only you can hear the houses sleeping in the streets in the slow deep salt and silent black, bandaged night. Only you can see, in the blinded bedrooms, the coms.
Time passes. Listen. Time passes.”
Tarihi filmlerde/hikayelerde kahraman/lider, insanlarla konuşmak için büyükçe bi taşın üstüne çıkar, ilham verici konuşmasını yapar, herkesi etkiler ve arkasından ışık yükselirken kalabalık sevinçle bu aydınlanmayı kutlar. Böyle bir sürü tablo da hatırlıyorsunuzdur. İşte o üstüne çıkılan taşa “pagos” deniyor. Büyükçe bi kaya / ufak bi tepe gibi bi anlamı var… Liderler bu geleneği hala otobüsün üstüne çıkmak, balkona çıkmak gibi çeşitli şekillerde devam ettiriyorlar zaten biliyorsunuz, ama bu postun konusu o değil. Bu postun konusu, “pagos” kelimesinin bizim “Beykoz”un kelime atası olması. Dünya küçük.