-eng in comment-
“Kaldırım taşlarının altında kumsal var”, gelecekteki güzel günleri müjdeleyen bir umut sloganıydı. Paris’teki 1968 Haziran olayları sırasında, öğrenci ve polis arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyordu. Öğrencilerin söktükleri kaldırım taşlarını polislere atması, slogana ilham oldu. “Kaldırım taşlarının altında kumsal var”, direnişin temsili haline geldi. İki tür eleştirinin iç içe geçtiği ikili bir anlamı vardı. Bu eleştirilerden birisi baskı karşıtıydı ve eşitlik istiyordu. Diğeri bohemdi ve farklılık istiyordu.
1968 Olayları'nın, Boğaziçi Üniversitesi'ne atanan kayyım rektörle başlayan Boğaziçi Direnişi'ne ne kadar benzediğini fark etmişsinizdir. Bu yüzden “kaldırım taşlarının altında kumsal var” çalışmasını okulda ve halka açık bir alanda yapmak istedim. Çalışmaya eklenen kumdan kaleyle de tıpkı slogan gibi ikili bir anlam yaratmaya çalıştım. Görmek istiyorsanız biraz hızlı davranın çünkü muhtemelen güvenlikler yakında süpürecek xd. GSK'nın önündeki kaldırım taşlarında görebilirsiniz, kumdan kale bozulduysa tekrar yapabilirsiniz xd
📸 @raa.polat
“olan biten, yitip giden”
denizkabukları ve kum
zaman, tıpkı deniz kabuklarından birinin çizgi çekmesi ve diğerinin silmesi gibi hatırlayış ve unutuşlarla akar gider. benim de içimde sonsuza dek süreceğini düşündüğüm birçok şey yok oldu, yerlerini yeni mutluluklar ve kederler doldurdu. yine de kuşkusuz her şeyi unutamaz insan ancak her şeyi hatırlamadığı da bir gerçek. hatırlamak ya da unutmak, tıpkı bir bahçıvanın yaptığı gibi ayıklamaya ve budamaya benzer, anılar ise bitkiler gibidir. bazı bitkilerden hemen kurtulmak gerekir ki diğerleri çiçek açabilsin. geçmişimiz ise bizimle şekil aldığı kadar bize de şekil verir bu yüzden yaşamak unutmaktır. şimdiki zamanda kalmak için unutmak, ölmemek için unutmak, yeniden başlayabilmek için unutmak gerekir.
*Marc Auge’nin Unutma Biçimleri’nden ve Marcel Proust’tan ilhamla
dijital ebru denemeleri
dünyanın çeşitli yerlerinden uydu görselleri
teleskopla çekilmiş uzay görselleri
kayaların mikroskopla yakalanmış close up görsellerinin ebru ile tekrar üretilmesi
ebru günlükleri
ebru yapmaya başlamadan önce hiç araştırma yapmamaya karar verdim, önce malzemeleri alıp bir süre takıldım. burda en sevdiğim kısım ebru yaparken sonucun ne olacağını asla tam olarak bilememekti çünkü baskı suyun üzerinde duran şeyin aynısı olmayabiliyor bu yüzden her yeni ebruya başladığımda sanki kargom gelmiş gibi heyecanlanıyodum. hiç bitmeyen bi kutu açılış videosu gibiydi 🤓 sonra biraz geleneksel teknikleri araştırdım ve birkaç ders aldım. bu derslerin birinde hocaya resmin bittiğini nasıl anlıyosunuz diye sordum, o da bana “ebru aslında hiçbir zaman bitmez, o hep olur ve hep bir oluş içindedir. biz ise sadece bir aracıyız, bir an seçeriz ve kağıdı ebruya şahit tutarız” dedi. ben zaten bu laftan sonra gökyüzüne yükseldim, aklıma bir sürü şey geldi. yani sanatçının bu resmi ben yaptım ve altına da imzamı atıyorum yerine ben sadece bir köprüyüm, aslında doğa benim aracılığımla kendini bir sanat eserine çeviriyor düşüncesi çok hoş ve ilginç bi şekilde bu düşünce ebrunun malzemeleriyle de işbirliği yapıyor, kullanılan su ve boya (toprak) karışıp balçık oluyor ve yine balçıktan bir insan tarafından dünyaya getiriliyor. diğer en sevdiğim kısım ise hocanın “ebrunun hep bir oluş içinde olduğunu” söylemesiydi. “oluş/becoming” kelimesini ben de Nietzsche ve Deleuze kadar çok seviyorum. ikisinin de bahsettiği “being” yerine “becoming” kelimesi, yani bir şeylerin bir anda olduğu fikri yerine bir şeylerin hep bir oluş içinde olması fikri, amcamın çok sevdiğim bir sözü var “soğuya soğuya kış, ısına ısına yaz gelir.”, yani bir şeyler gelecekte olacakları ana kadar her an oluş içindedir. işte bu düşünce bana sanki dünyayı değiştirebilirim hissi veriyor, demiş ya birisi “ben yaşarken oldu her şey” ama dünya da öyle bir hızda dönüyor ki ona hem dokunabiliyorsun hem de hiç değemiyorsun
“Gaza Metro”
Gazze, İsrail tarafından ambargo uygulanarak dünyadan izole edildiği için şehirde ilaç, gıda ve içme suyu bulmak bile oldukça zor. Filistinliler, şehre gıda, ilaç ve silah sokabilmek için yıllardır tüneller inşa ediyorlar, uzunluklarının 500 kmden fazla olduğu tahmin ediliyor. İsrail, bu tünellere Gazze metrosu diyor. Tüneller, hala birçoğu için yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgi.. İsrailli askerler ise şehirdeki terörün kaynağı olarak bu tünelleri gösteriyor ve savaşın bitmesinin tek yolunun bu tünellerin en kısa zamanda yok edilmesi olduğunu söylüyor.
-eng-
Since Gaza is isolated from the world by an blockade by Israel, it is very difficult to even find medicine, food and drinking water in the city. Palestinians have been building tunnels for years to bring food, medicine and weapons into the city, their length is estimated to be more than 500 km. Israel calls these tunnels the Gaza metro. Tunnels are still a thin line between life and death for many. Israeli soldiers point to these tunnels as the source of terror in the city and say that the only way to end the war is to destroy these tunnels as soon as possible.
collab w/ @ahmtdundar
“space”
a stone found on the beach in Kilyos and it was painted with black spray, then stars and a moon were carved on it with a sharp material
kilyos sahilde bulunan bir sünger taşı, siyah sprey boya ile boyandı ve sivri bir materyalle üzerine yıldızlar ve ay kazındı
📸 @_dogukanky1903
-eng in comment-
“Kaldırım taşlarının altında kumsal var”dan sonra oyun ve oyuncaklar çok ilgimi çekmeye başladı. Bir gün tesadüf, Winnicott’ın “Playing and Reality” kitabı çıktı karşıma. Kitapta, oyunun büyülü bir şey olduğundan bahsediyordu. Bu büyü, oyunun gerçekliğin sınırlarını silikleştirmesinden geliyor. Mesela oyun sırasında çocuk, bir diğerine diyebilir ki : “Bu sehpa artık yatak olsun mu?”, diğer çocuk da der ki: “Tamam olsun” ve sehpa bir anda yatak oluverir :D Çocuklar, mış gibi yaparak gerçekliği değiştirebilirler. Oyunun dünyasında, nesnenin ne işe yaradığı yani kendisi ve anlamı arasında bir ayrım kalmaz. Şiirin dünyası da böyledir işte.. Örneğin, Valery der ki: “Şiir, varlık ile anlam arasında uzayıp gider.” çünkü şair, her şeyin rengini, kokusunu ve tadını değiştirebilir. O, mış gibi yaparak, bir çocuk gibi yaratabilir istediği gerçeği. Böylece diyebiliriz ki oyun, başlı başına şiirsel bir şeydir. Çocuklar şiir yazmaz, onun yerine şiir oynarlar çünkü çocuklar sadece hayal kurmazlar, aynı zamanda bedenleri aracılığıyla çevreleriyle etkileşime geçerler. Dokunmak, burada deneyimin giriş kapısı gibidir, bizi kuşatan varlıkla etkileşime geçmesinin yanında hafızanın kapısını aralamanın da ilk adımı sayılır. Ben de bu yüzden dokunmanın serbest olduğu bir şey yapmak istedim
Sonra oyuncaklara bakınmaya başladım ve hepsinde büyünün “Hadi ... oyna!” gibi retorik bir yönergeyle bozulduğunu gördüm. Bu yüzden oyuncakların yanına poetik bir dize yazdım, yani nesnenin ne işe yaradığı yerine hepimize hissettirebileceği anlamlara dair dizeler yazdım. Oyuncak arayıp dizeleri yazarken, kendimi bolca çocukluğumu düşünürken buldum. Sanki bir Proust romanının içinde gibiydim ve karşılaştığım her oyuncak, onu geçmişte gördüğüm anı tekrar yarattı çünkü “yalnızca anılarımız değil, unuttuklarımız da içimizde yaşar. Ruhumuz bir oturma yeridir ve evleri, odaları sürekli anımsayarak kendi içimizde oturmayı öğreniriz.” Ben de anımsadığım bu odalardaki nesneleri biriktirmeye başladım ve hepsinden bir öykü yaratmaya çalıştım
📷: @hushoot
-eng in comment-
“Poetic Toyz”, bir fotoğraf çerçevesinin içinde, oyuncaklardan ve gündelik nesnelerden oluşan şiirsel bir oyun alanıdır. Tıpkı şiirler gibi farklı bir gerçekliğin peşinden koşar. Mucizeleri gündelik olanda arar ve izleyiciyi de bu arayışa ortak etmeye çalışır. Oyuncaklar ve gündelik nesneler aracılığıyla bedenimiz genişler ve potansiyel duyumsamalara açılır. Her oyuncağa, yanında yazan “Hadi çiftliğini kur!” benzeri retorik yönergeler yerine, poetik bir dize eşlik eder ve izleyici için oyuncakların olası kullanımlarının önünü açar. Oyuncaklar ve gündelik nesneler, hepimize ait olabilecek hatıraların ve hayallerin bekçiliğini yaparlar. Kar küresi, birçok geçmişten birçok hatıraya ait olabilir. Deniz kabukları, içlerine denizin sesini saklamış olabilir. Dürbün ve mercek ise gözlerimizin devamıdır ve böylece evren, benimle kendine yakından bakabilir. “Poetic Toyz” isimli çalışma, oyuncaklar ve dizeler yardımıyla, izleyiciyi şiirsel bir dünyaya davet eder. Bu dünyada, şiir oyunlaşır ve oyun ise şiirleşir. İzleyici, oyuncaklara dokunabilir ve dilediği gibi oynayabilir.
📷:@hushoot