2023 ne kadar zor bir yıldı.
Yutulamayan lokmalar bol denk geldi.
Memleketin hâlleri, ofisteki yıldırmalar, hayata veda eden teyzeler ve amcalar, öldürülen arkadaşın ilk mahkeme oturumu, çıkılamayan seyahatler, depremle yok olan insanlar, hayvanlar, canlılar ve en sevdiğim şehir merkezi, dayanışmaya çırpınıp hiçbir şeye yetememezlik hissiyle çalkalandığımız günler, yalnızlık ve azınlık olma hisleri, süregelen küslükler, mümkünü olmayan iletişimsizlikler, özlenen insanlar, gencecik iş arkadaşımızın vefatı... Böyle yazması kolaymış, yazınca aman 3-5 olaymış gibi duran; esasında bizi defalarca yerden yere vuran, nerede tekrar nasıl tetiklenip ne tepki vereceğimizi o anları yaşarken göremediğimiz olaylardı meydana gelenler.
Çok, çok zor bir yıldı...
Öte yandan...
Şu hayatta hiçbir şey başaramadıysam da 1 şey başardım. Bu tatlı canlıyı yaşamda tuttum.
Bu kedi, yağmış karın buza dönüşmüş olduğu bir gün olan 31 Aralık 2019'da can havliyle acı içinde bağırıyordu. Çığlıklarına kulak verip yan apartmanın çitini atladım, baktım belden aşağısı tutmuyor. Korkmuş. Islanmış. Tir tir titriyor. Demek gitmesem, donarak ölecekti.. Beni tanımasına rağmen kendisine yaklaştırmak istemedi. Montumu çıkarıp üstüne attım, sarmalayıp eve getirdim. Sıcağa kavuşmasıyla mücadelesi bitti fakat acısı dinmedi. 2 Ocak 2020'de veterinerimiz onu alıp ameliyat etti. O tarihten bu yana iyileşme ve gelişim kronolojisi bende, kayıt altında.
Benek, sevecen bir kedi. Bizde kalmayı seçti. Şimdi çok mutlu. Ben de mutluyum.
Yeni yılla başımıza güzellikler gelsin. . .
Artık yaşanamayacak bir dönemde büyümüşüm.
Bu akşam annem unuttuğum bir ânı hatırlattı..
Saygıdeğer ve sanatkâr bir amcamın kendisine göndermiş olduğum yılbaşı tebriğine eşsiz güzel elyazısıyla eski usûl bir mektup yazarak yanıt vermesi hem sevinçten ayaklarımı yerden kesmişti, hem de mektubu okuduğumda, bir genç olan bana verdiği onurdan, iltifatından, hayret duygusuyla birlikte çok utanmıştım. Böyle bir ihtimamı nasıl kazandığımı anlayamamıştım o an ve fakat, Ömer Faruk Atabek Bey Amca, son derece zarif ruhla yaşayan biriydi ve ona gösterdiğim hürmete kendi üslubunda bolca sevgiyle yanıt vermişti.
Bir insan tek kıl kedi tüyü fırçasıyla bir yaprak üzerine nasıl bir çift kaş ve göz çizer?
Faruk Bey Amca asla inceliklerden, sabırdan, emekten, azimden, zerafetten asla yorulmadı. Sanatının tam zirvesinde, çok erken, doğumgünümün 1 gün öncesinde, bizlerden ayrıldı. Ruhu şâd olsun.. Bir örneği daha yoktur.
#ÖmerFarukAtabek #minyatür
Birlikte yaşama kültürüne dair kısa bir söz etmek istiyorum. Birlikte yaşama derken asgari huzur ve düzen içinde olan, normal hâlini diyorum. Birlikte yaşamak demek birilerini sürekli gütmek durumu ile karşılaşmak demek değil, birilerine sürekli öğretmek zorunda kalmak da değil. Bireyler ilköğretim ve öncesindeki temel eğitimlerini almış olmalılar; ahlâk erdemdir, saygı elzemdir, karşıdan karşıya geçerken sağda yürüyerek geçilir, trafik kuralları keyfe keder değildir bilakis can almama prensibinden kaynak alır ve onlarca benzeri.
Şehir kültürüne haiz olanla olmayan çoğunluğun birlikteliği, olanı yıpratmakla neticeleniyor; çünkü sadece düşünce ve bilinç değil, görgü ve gayret de noksan. İdarî makamlardaki inşaat merakı ve serbestisiyle son 40 yılı sürekli inşaatla geçiren semt ve şehrimde Pazar sabahı 7de çimento karma sesiyle güne başlama cezasını hak etmediğimi biliyorum. Bunu talep ettiğim Belediye, sabah 10dan önce gürültü başlamaması prensibinin kalmadığını söylüyor. Tıpkı kendilerinde ağaç budama terbiyesinin kalmadığı gibi. Müezzinlerin ölüleri uyandırmak istercesine yüksek desibelde seslenmeleri uygunsuz, fakat bu dile getirilemiyor. Kahvecinin her geceyarısı toplanırken 45' boyunca beton zeminde metal sandalyelerini sürüklemesi rahatsızlık verici, ama kendilerine söylemek nafile. Yan apartmanda denk kata yerleşen bir aklı evvel düşüncesiz görgüsüz, meskeni ofise çeviriyor, daireye sığamıyor, balkonları kapatıyor, floresanları döşüyor; böylece en başta balkonda oturma huzurumuzu kaçırıyor, üstüne, güneşimizi kesmekle kalmıyor geceyarısı oturma odamızı floresan ışığıyla dolduruyor. Bir başka aklıevvel yeni yaptığı apartmanın dışına ışıklı hatlar döşüyor, 'rezidans efekti'; onun ışığı da yatak odamıza doluyor. "Aman canım dert ettiğine bak" diyen olabilir. Yalın soru: Zorunda mıyım? Burnumuzun dibine kabalıklar geldi çöktü diye, "zaman değişti" deyip, pis kokularını duymamak, aldırmamak, alışmak ki onun sonu nihayetinde benzemek, zorunda mıyım?
Düşünme zarafeti bize güzel günler yaşattı.
İnsanlar Türkçe konuşmayı unuttuklarından beter birlikte yaşama görgüsünü unuttular.
Ve ben bu gönderiyi Doğan Hocanın ardından koyduğum için üzgünüm...
"BU DA GEÇER."
Farsça, Talik Hat Levha "İn Niz Beguzered"; Hattat İzzed, H.1277 - M.1860
Bahçeli bir apartmanın 4. kat dairelerinden birinde yaşıyorum. Hiç değilse haftasonları, huzur içinde yaşamak istiyorum. Günümüze aykırı hayâllerimden başlıcası bu.
Komşumuz apartmanın yanındaki iki katlı ahşap çatılı evin bahçesine yıllar boyunca hep köpekler sığındı. Evin önünde girişi çevreleyen eski usül, insan boyundan kısa, düz tepeli, mütevazı çitlerin hemen ardında yıl boyu koyu yeşil yapraklarıyla duran, çiçek açtığında tatlı tatlı kokan yaygın bir yenidünya ağacı vardı. Bir de mevsiminde papatyalar. Evin arkasında hemen binaya bitişik ve gövdesi burguyla yükselen, her bahar coşkuyla, parlak koyu mor, dolu dolu çiçekler açan müthiş bir leylâk ve leylâğın baktığı minik, mavi bir süs havuzu vardı. Köpekler sabahları evin sokağa bakan köşesindeki uzun servinin altına çukur kazıyıp yuvalanmış horul horul uyurken, öğleden sonraları bahçenin arkasına geçer ve havuza paralel, boylu boyunca güneşlenirlerdi. Bu komşular bir vakit varlıklı bir aileymiş denilmişti. İçinde yaşayan yaşlı kadının gözden yitmesi ile birlikte, emlakçı ilânı hemen asıldı.
Gelenler ilk iş yenidünyayı ve leylâğı kestiler, bakımsız kalan evi boyadılar, biraz makyajladılar. Kahvehane açtılar. Güzelim ağaçları neden kestiler? Kendince peysaj 'düşünmüşler' (düşünmek iddialı iş tabi). Instagrammer gençlerimiz mekânı doldurdular. Yaz boyu başımıza gelenler: Pazar sabahı 7de kahvecinin "dıptıs"ları ile uyandık (çünkü satış tekniği bunu gerektirir), kendi bahçemizde oturup sohbet ederken yer yer kendi sesimizi duyamadık, geceleri 1 olmadan "öhühareğh" kahkahaları dinmedi, müziği kısmaları için defalarca gidip rica etmemiz, "bakın ses yükseliyor, diğer binalara çarpıp çoğalarak aksediyor" diye açıklamamız "ya evet, böyle şeyler söyleyenler oluyor, siz nerede oturuyorsunuz?" yanıtını aldı. Kahvecinin bir getirisi de park popülasyonu oldu. Hoş(!) insanlar doğrusu, gelen konuğumuzu yerinden çıkartıp apartmanımızın önüne ve taşarcasına park ediyorlar. Merhabaları da yok. Kendi stillerinde park edenler çıkışlarını kapatmışlarsa, araç sürücüsü kahveden dönene dek kornaya basıyorlar (çünkü ....
Öğretmenim Tarık Emre. Kolej'de Spoken English dersimizin hocası. Hepimiz kendisini Tarık Akan'a benzeyen, ince yapılı, upuzun boylu, nazik, centilmen, çok iyi kalpli bir beyefendi olarak tanımlarız. Öğretmenimin ebeveynleri Mollie Hanım ve Şinasi Bey ile 35 yıl komşu idim. Kendileri gençlik yıllarında tanışmışlar, aşkla evlenmişler, ömür boyu birlikte zerafetle yaşadılar. Sarı boyalı, sağlam yapılı, iki katlı bir evdi onlarınki. Evin sokağa bakan giriş yüzü, içinde serçelerin cıvıldaştığı koyu yeşil sarmaşıkla kaplıydı. Girişteki taş basamakların yanları bir dizi mor, beyaz, sarı süsenlerle bezeliydi. Bu tipik evin apartmanımıza sınır duvarı boyunca sırasıyla eflatun renkte açan leylâk, yerlere dökülecek denli çok meyve veren erik ve kayısı ağaçları diziliydi. Evin arka tarafında türlü çiçek ve ağaçlarla yemyeşil bir bahçe uzanıyordu. Evin bahçesine bakan yüzünde mutfağı ve ona bitişik bir limonluk bulunuyordu. Limonluğun hemen önündeki bitkilerin yuvarlak bir adacık oluşturur şekilde peyzajı vardı. Bahçenin diğer taştan sınır duvarına doğru birçok kedi yaşardı. Orada da sarmaşıklı bir köşe bulunduğundan iyi gizleniyordu yuvaları. Günlerden bir gün, bu güzel, bakımlı bahçede harika bir düğün oldu. Çocuğum o zaman, bana masal alemi gibi gelmişti bahçeyi çevreleyen fenerler, yemek masaları, müzik, konuklar, gelin damadın dansı için hazırlanmış ahşaptan platform; hepsi bir sihir gibiydi. Meğer öğretmenimin düğünüymüş! Yıllar geçti, biz Kolej'de karşılaştık, öğretmenimin iki güzel kızı oldu, sevdik ve sevindik, öğretmenimle kocaman ve sakince güldük. Yıllar geçti, bahçenin daima ziyaretçileri oldu. Çocuklar, torunlar, arkadaşlar, misafirler geldiği zaman bahçenin ucundaki at kestanelerinin altındaki demir ayaklı mermer masaya örtüler serildi, porselenleri çıktı, çay sofrasında neşeyle sohbet edildi. Mollie Hanım ve Şinasi Beyin şaşmaz günlük rutinine hem hayret eder hem de gözlemimin sabit kalmasından mutluluk duyardım. Mollie Hanım sabahları bahçesindeki onlarca kediye fırında yaptığı ekmek üstü mamaları dağıttıktan sonra, limonluktaki masasının başına geçer ve elinin altında birkaç kitapla muhtemelen çeviri çalışmalarına odaklanırdı.
18 gün sonra #evdekal'da tam 1 yılı doldurmuş olacağım. Son haftalarda İstanbul'u müthiş özlüyorum. Gözümü kapattığımda hep ilk önce tarihi yarımadada hayâl ediyorum kendimi. Ayasofya'dan aşağı kıvrılıp İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne girdiğimi ve ilk iş bahçesinden aşağı Gülhane Parkı'nın çınarlarına baktığımı, yeşil papağanları aradığımı görüyorum, sonra saatlerce müzede keyfimce gezdiğimi, Müzeden çıkınca Sirkeci'ye indiğimi, Galata Köprüsü'nden geçtiğimi, sokaklar boyu yürüdüğümü görüyorum... Tekrar gözümü kapatıp düşündüğümde Yeniköy'ün yemyeşil ve sürprizli arasokakları geliyor gözümün önüne. Bir başka sefer, güzelim vapurlar ve cıvıl cıvıl Kadıköy çarşısı... Adalar... Boğaz...
Dün Arkeofili'nin fotoğraf yayımlama davetini görünce yine anımsadım bu rotaları. Haydi, bu özlemle ben de katılayım o halde! #arkeofilifoto
Bu fotoğrafların hepsi Mart 2010'dan, bin kere gitsem bıkmayacağım cânım İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden. Kendilerini tanırsınız; Sappho, Disk Atan Atlet, Artemis ve Anadolu aslanları. 🧡
#istanbularkeolojimüzesi
Yılın son ürünlerinin tadına yılın ilk gününde bakıldı; damak tadım testini geçtiler.
Kışa en yakışan meyveler, cânım nar, cânım ayva.
Leylim-Leylim
Ayvalar, nar olanda
Sen bana yâr olanda
Belâlı başımıza
Dünyalar dar olanda
Ahmet Arif
Alicin Manastırı, @muratselam deyişiyle "Ankara'nın Sümelası" - Mahkemeağcin Köyü Yeraltı Şehri , Ankara
Aslında hiçbirimiz hiçbir yere gitmedik; hep yanyana, sırt sırta, dönüşe evrile, taşlar düşe yıkıla, yıkılanla yeni yuvalar kurula yapıla, eski pencereler değiştirile yenilene; hep buradaydık... Biz, süregeleniz. Bak Anadolu'ya.